Kişisel Gelişim

Yaşam, Ölüm, Baba Olmak!

Farkındayım, hepimiz, kelimenin tam anlamıyla; yo-rul-duk! İki yıla yakın bir süredir sevdiklerimize doyasıya sarılamadan, dostlarımızla bir mekana gidip eskileri yad etmeden ve en önemlisi eve tıkılıp kalarak yaşıyoruz. Sokağa çıktığımızda doyasıya nefes alabilmek için diğer insanların olmadığı bir alan bulmak zorunda kalmak gerçekten yorucu… Tüm bunların yanında uzun bir zamandır buraya yazmamamın da belli sebepleri var. Biraz melankoli biraz realite karışımı bir yazı ile karşınızdayım. Hazırsanız başlayalım…

Geçtiğimiz yıl 19 Eylül’de takip edenlerin bileceği üzere uzun zamandır sevdiğim kadınla, pandemi şartlarını göze alarak evlendik. Evliliğimize alışmaya çalışırken İzmir depremi ile sarsıldık. Belki de doğa ananın bir işaretiydi bilmem ama deprem haftası eşimin hamile olduğunu öğrendik. Yaşadığım duyguları tarif etmek zor. Günlerce sebepsiz kahkaha atan bir adam düşünün. Benim yaşımda birini o şekilde gördüğünüzde pek çoğunuz; “deli mi ne?” demekten kendini alıkoyamaz, biliyorum! 🙂

Pandemi yüzünden evlere kapandığımız süreçler, bu süreçlerin getirdiği sosyal baskıların yanında yaşattığı maddi sorunlar ve herşeye rağmen eşimin ve doğmamış çocuğumun sağlığından endişe duyan ve koruma kalkanlarının tamamını açmış bir adam olarak; pandeminin o zorlu kısmını atlattığımızı ve hamilelik sürecini bitirdiğimizde herşeyin normale döneceğini düşünüyordum. Tabii ki pek de öyle olmadı…

Baba olmak.

Beni erken gençlik yıllarımdan tanıyanlar, babalığa bakış açımı ve baba olmayı ne kadar çok istediğimi bilir. Bilmiyorum belki yaşadığım baba travmaları, belki de içimde herşeye rağmen yaşatmayı başardığım şefkatin gücüdür, kim bilir… Hamileliği öğrendiğim anı çok iyi hatırlıyorum. Eve geldiğimde beni eşim karşıladı. O akşam yeni kayıt olduğumuz spor salonuna gitmek üzere anlaşmıştık. Kapıdan girdikten sonra bakışlarını farkederek; Sanırım bugün de spora gidemeyeceğiz dedim ve ellerimi yıkamak için lavaboya doğru yürüdüm. Peşimden gelen eşim; Sanırım bundan sonra pek spora gidemeyeceğiz dedi. O anda gözümün önünde şimşekler çakmaya başladı çünkü gün içerisinde kontrol etmesi için test almıştım! Bu noktadan sonra olanları az çok tahmin edersiniz…

Hamilelik süreci benim ev işlerine yoğunlaştığım ve eşimin hamilelik sürecinde daha fazla sorumluluk almasına gerek kalmadan rahat bir süreç yaşaması için çalıştığım bir süreçti. Son günlere kadar oldukça keyifliydi ve emin olun her bireyin bu heyecanı yaşaması gerekli! Tabii ki psikolojisi sağlam olan bireylerin 🙂

Süreci doğru yönetmek gerçekten çok önemli. Ben zorlu askerlik koşullarının getirisi olarak dönem dönem mental sorunlar yaşayan biriyim. Bu bağlamda doğum sürecinin o stresli anlarını kaldırmak benim için bir hayli zor oldu. Yaşadığımız süreç bana hayatın ve ölümün anlamını sorgulatmaya başladı ve inanın bu çok da keyifli bir sorgu olmadı. İçinizde deneyimleyen varsa zaten ne dediğimi gayet iyi anlıyordur.

Doğum gerçekleştikten sonra iki günlük yorgunlukla eve dönerken, arabada her şeyden habersiz ana kucağında yatan bir bebek ve yeni doğum yapmış eşimle birlikteydik. O noktada hayatımın en büyük korkusunu yaşadığımı hatırlıyorum.

“Şimdi eve gidiyoruz ve onunla ilgilenmemiz için bize muhtaç olan bir insanla beraberiz, peki şimdi ne yapacağım?”

Bu noktadan sonra yaşadıklarımızı ve hissettiklerimi, beni birkaç hafta boyunca gerçekten zorlayan depresyonumu ve daha pek çoğunu vakit buldukça paylaşacağım. Yaşadıklarımın benzer şekilde baba olmaya hazır olan arkadaşlara da bir ön gösterim niteliği taşıyacağından eminim. Lakin benim aslında bahsetmek istediğim başka bir konu var…

Yazının bundan sonraki kısmı herhangi bir inanç sistemini yermek ya da kötülemek amacından daha çok, insanların on binlerce yıldır yaşadıkları ikilem ve bocalamanın bugüne tezahürünü irdelemektedir. Eğer herhangi bir dini inanca mensup ve inanan biriyseniz, bundan sonra bahsi geçecek konular pek de hoşunuza gitmeyecektir.

Yaşam ve Ölüme Dair

Bugün dünyada 10.000 civarı farklı inanç sistemi var ve insanoğlunun %84’ü isimlerini bildiğimiz ve ilahi kabul ettiğimiz dört dine mensup. Minik farklarla da olsa bu dört büyük dinin yaşam ve ölüme dair anlatıları hemen hemen aynı. Topraktan yaratıldık ve dünyadaki sınavımızı verdikten sonra ruhumuz bedenimizden ayrılacak. Bu noktadan sonra kıyamet gününe kadar mezarımızda yatacağız ve kıyamet günü hesap verdikten sonra sonsuza dek cennet ya da cehennemde misafir edileceğiz. İnsan düşününce, çok büyük günahlara bulaşmadığı sürece er ya da geç cennete gideceğini düşünüyor. Bunda bir sorun yok. Üstelik inanç sistemlerinin insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkileri de bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek ve ben de inanmayı seçen insanları destekliyorum. Çünkü aksini düşünmek, insan psikolojisi açısından tam bir yıkım getiriyor!

Belirli bir inanç sistemine kendini adamış insanlar, ölümden sonraki hayatla müjdelenecek olmanın hafifliği ile yaşamlarına devam ederler. Bilimin somut kanıtlarla ortaya attığı gerçekleri görmezden gelmek de ve tamamen görüş alanı dışında tutmakta da oldukça isteklidirler. Bunun sebebi, doğdukları andan itibaren onlara öğretilen ve gerçeklikleri haline gelmiş olguların yıkılmasına katlanmak zorunda kalmamaktır. Nitekim kişinin konfor alanı olarak da düşünebileceğimiz bu durum, kendi ölümlülüğünü idrak edebilen dünya üzerindeki tek canlı türü olan insanlar için anlaşılabilirdir. Nitekim ölümlü olmak ve ölümün mutlak bir son olduğu hakkında düşünmek, en basit haliyle insanı paranoya durumuna sokar ki, bu da hiç iyi bir hal değildir!

Benim için de bu durumu sorgulamak gerçekten zorlu bir süreçti. Bu dünyaya bir sebepten ötürü geldik, yaşıyoruz ve bir süre sonra öleceğiz. Bize öğretilen bunun bir son değil başlangıç olacağıydı. Peki ya yanılıyorlarsa?

Hayatım boyunca ölümden korkmadım. Ergenlik ve sonraki gençlik yıllarımda gözü kara bir genç ve askerde gönüllü olarak jandarma özel harekat eri olarak görev yapmış bir vatandaş olarak pek çok kez ölümle burun buruna geldim ve asla geri adım atmadım. Ölüme bu kadar yakın yaşayıp, fikren bu kadar uzak biri olarak bugün içine düştüğüm duruma da için için gülmeden edemiyorum. Burada size felsefe yapmak ya da inancınızı sorgulatmak gibi bir amacım yok. Lütfen böyle bir fikre kapıldıysanız tarayıcınızın penceresini ivedi olarak kapatın ve başka bir işle uğraşın. Benim derdim bir nevi içimi dökmek ve benim gibi düşünen birileri varsa fikir alışverişinde bulunmak. O nedenle bu yazıyı okuyan biri varsa, lütfen yorumlarla ya da iletişim formu aracılığı ile bana yazmaktan çekinmesin.

Ölümlülükle yüzleşmek, hayatın amacını sorgulamama sebep oldu. Üstelik bu öyle kolay bir sorgulama da değildi. Başlangıçta; hayatımın yaklaşık on beş yılını zehir eden babamı affetmeye çalışırken, fikirlerimin ete kemiğe bürünmesinden sonra affedemeyeceğim kararını vermemle başladı. Sonrasında ölümlülüğü ve bunun mutlak bir son olabileceğini düşündükçe, bu dünyaya neden bir çocuk getirdiğimi sorgulamaya başladım. Sonuçta oğlumun dünyaya gelmesinde %50 pay sahibiyim ve o da bir gün ölümlülükle yüzleşmek ve daha acı olanı ölmek zorunda. Tıpkı bizden öncekilerin öldükleri ve bizlerin de öleceği gibi…

Buraya kadar gayet karanlık bir yazı olduğunun farkındayım ama bu noktadan sonra çok kısa bir son yapıp sizlere bu karanlığın içinde aydınlığı nasıl bulduğumdan bahsedeceğim.

Oğlum

Ebeveyn olanlar bilirler ki, bir bebek yeni doğduğu dönemde sürekli ağlayan bir pelüş ayıdan farksızdır. Anlamlı sözler, mimikler, işaretler ve hatta bakışlar göremezsiniz. Bu nedenle bağlanma süreci baba için anneninki gibi işlemez. Baba, tamamen eşine sevgisinden ve geleceğin gebe olduğu o harika duyguların silik vaatlerinden başka tutunacak bir şey bulamaz. Evin içinde alakasız saatlerde karnı acıkan, altını kirleten ve temizlemenizi bekleyen ufak bir insan yavrusu vardır ve ona hizmet ederken mutlu olmanızı sağlayacak hormonlara sahip değilsinizdir. Belki de yaşadığım o karanlık günlerin en büyük sebebi de oğluma bir baba olarak yetememe korkusuydu, kim bilir.

Bir süre sonra (yaklaşık 2. ayın sonunda), oğlum bize minik tepkiler vermeye, belli belirsiz gülmeye ve gördüğü insanlara farklı sesler çıkarmaya başladı. Güvenli bağlanma dedikleri süreç erkek için sanırım bu etkileşimlerle başlıyor. Çünkü benim de depresyonumu yenerek hayata dönüşüm, evime daha bağlı hale gelmem, oğlumla geçirdiğim zamanın keyfini çıkarmam işte tam olarak bu andan itibaren başladı.

Ve tüm o karanlık sorgu ve düşüncelerimin sonunda, yaşamın bir yolculuk olduğuna, yolculuğun sonunu düşünerek yolculuğun kendisini mahvetmemek gerektiğine karar verdim. Evet ben bir insanım ve bir gün öleceğim, arkamda güzel anılar ve hayatının sonuna kadar beni hatırlayacak insanlar bırakacağım. Ama zaten olması gereken de bu değil mi? Belki gerçekten bir yaratıcı vardır ve beni bir parça çamur ve kendi nurundan yaratmıştır. Belki de bir yaratıcı yoktur ve ben bir Çamur Zıpzıpı’nın milyarlarca alt jenerasyonu olan bir varlığımdır. Bunu ancak o korktuğumuz ölüm hadisesi gerçekleştikten sonra öğreneceğiz. O nedenle başımıza gelmeden bolca anı, kahkaha, aşk, sevgi, saygı ve güzellik biriktirmek dileğiyle…

Sevgiyle kalın…

Daha Fazla Göster

Yaman

Her ne kadar Turizm ile uğraşsam da web teknolojileri ve tarih konuları benim için kırmızı çizgiler :) Araştırmadan, okumadan ve öğrenmeden duramıyorum. Tabii öğrendikçe de burada paylaşmaya çalışıyorum...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu

Destek olmak için reklamlara tıklamaya ne dersiniz? :)